blank

Akis Salonları – Bölüm 2 (Bir World of Warcraft Hikayesi)

2010 senesinde yazdığım bir World of Warcraft hikayesi olan Akis Salonları‘nın ikinci bölümünü aşağıdan, ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz. Hikaye Wrath of the Lich King genişleme paketi zamanını ele almış olup, oyundaki Halls of Reflection zindanı baz alınarak yazılmıştır.

 

“Hisarın zifir karanlığında ilerleyen ve salonlara giren grubun arkasından kafatası motifli kapı büyük bir gürültü ile kapandı.

Akis Salonları’na girmişlerdi…”

İçeri girerken ne bulacaklarını tahmin etmiyordu kahramanlar. Belki geceden daha derin bir karanlık mıydı? Veya karşılarında sonsuzluğa doğru uzanan ve onları da aralarına katmak için sabırsızlanan iskelet lejyonları mıydı? Veya Lich King’in ta kendisi miydi?

Gördükleri manzaranın bunlar ile alakası yoktu. Geniş bir salona açılan düz ve dar bir koridorda bulmuşlardı kendilerini. Çevrenin mimarisini takdir bile edebilirlerdi, tabii her yere kazılmış olan çeşitli kafatası ve diğer benzer şeyleri görmüş olmasalardı. Ayaklarının altındaki zeminde bile kafatası sembolleri var gibi gözüküyordu, gerçi bu akıllarının onlara oynadığı bir oyun da olabilirdi. Koridor boyunca son derece düzenli aralıklar ile yerleştirilmiş meşaleler yanıyordu ancak bunların da alevleri mavi idi ve sıcaktan ziyade, etraftaki soğuğu yayan şeyler onlarmış gibi görünüyorlardı.

Ulkath yürürken homurdandı. “Kendimi en son Outland’de, Illidan’ın Kara Tapınağı’nda yürürken bu denli rahatsız hissetmiştim. Ama oradaki hava buradan farklıydı sanki.”

Dendybar ona doğru döndü. “Orada iblis enerjileri hakimdi. Fel enerjiyi nerede görsem anlarım,” diye ekledi biraz pişmanlıkla, yeşil gözleri titreşerek. “Burası ise daha farklı. İblis enerjisi yok burada, çünkü kötülüklerine rağmen iblisler de yaşayan varlıklardır. Burada sadece ölüm var.”

Vorph bir kaç adım öne atarak ileriyi görmeye çalıştı. “Aslında, ikisinin de farkı yok Dendybar. Lich King’i yaratan da Burning Legion’dı. Hesap edemedikleri şey, Lich King’in daha sonra kontrolden çıkıp onlara ihanet edebileceğiydi. Nitekim öyle de oldu. Her ne kadar kendi istedikleri gibi olmasa da, dünyanın başına bu belayı saran gene Legion’dan başkası değildir.” Duraksadı ve ileriye baktı. “Gelin, ileride hareketlilik görüyorum.”

halls-of-reflection-oil

Grup uzun ve dar koridoru geniş adımlarla geçti. İleride birileri var gibiydi ama emin olmak imkânsızdı. Dostla mı, düşmanla mı karşılaşacaklarını bilemedikleri için gruptaki herkes silahlarını çıkarmaya başlamıştı, ta ki insanın içine işleyen bir kadın sesi onları durdurana kadar:

“Bence onları benim yerime, başkalarının üzerinde kullanmayı düşünmelisiniz Horde’un savaşçıları.”

Lady Sylvanas Windrunner ve bir dark ranger birdenbire önlerinde beliriverdi. Dark ranger oldukları için loş ortamda kendilerini gizleyebilme özellikleri vardı elbette, ancak bu dar koridorda, özellikle Ulkath’ın o ikiz gürzlerini savurma ihtimalinden korkmuş olmalıydılar, çünkü gizlenebilme özellikleri onları silahlara karşı yenilmez yapmıyordu.

Sylvanas Windrunner, eskiden bir yüksek elf olmasına karşın, şu anki fiziksel halinin sadece zarif yapısı buna dalaletti. Bunun dışında gözleri mavi yerine kırmızıydı, ten rengi açık beyaz olması gereken yerde koyu griydi. Bir undeade göre hâlâ oldukça güzel sayılırdı ama bakışlarındaki tipik nefret ve merhametsizlik herhangi birinin kanını dondurmaya yeterdi. Sırtında hayattayken de kullandığı yayı vardı, onu kullanmaktaki becerisinden herhangi bir şey kaybetmemişti. Forsaken’ın lideri önlerinde durarak konuştu:

“Arkamda ne olduğuna dikkat etmiş olacak kadar gözü açık olduğunuzu varsayıyorum. Yoksa bu göreve aptalları yollamış olduklarını düşünmek durumunda kalacağım.”

Vorph yumruklarını sıktı. Ulkath yatıştırırcasına elinin onun omzuna koydu ve undead kadının arkasında ne olduğuna bakmaya çalıştılar. Gördükleri şey şok ediciydi.

Orada, dev salonun tam ortasında, kafataslarından inşa edilmiş gibi görünen bir kaide vardı. Kaidenin görüntüsü bile tiksindiriciydi aslında, ancak tepesinde, inanılmaz bir büyü gücü yayarak havada asılı duran şey ise tam manasıyla dehşet vericiydi. Binlerce masum ruhun katiliydi bu, mezarlarında yatanları sonsuz istirahatten mahrum eden şeydi. Kabzasındaki boynuzlu kurukafa motifi ve bıçağı boyunca soğuk soğuk parlayan rünler, bu şeyin ne olduğunu rahatça açıklıyordu.

Sayısız ruhun hapishanesi, Lich King’in kılıcı…

Frostmourne

Deathmane hariç maceracılar, kılıçtan yayılan korku aurası yüzünden bir adım gerilemek zorunda kaldılar. Ne kadar deneyimli olsalar dahi, hiçbiri ne Lich King’i, ne de kılıcını şimdiye kadar yüz yüze görebilmiş değildi. Kılıcı ve efendisini daha önce yakından görmüş, hatta bir zamanlar ona hizmet bile etmiş olan ölüm şövalyesi ise kaskatı bir şekilde kılıca bakıyordu.

Sylvanas Windrunner bir kahkaha attı. Salonun lanetli duvarlarında yankılanarak hiçliğe karışan bir çınlamaydı bu. “Neden her daim zayıflar veya beceriksizleri yollarlar ki? Hiçbiriniz daha Lich King ile yüz yüze gelmediniz öyle değil mi? Umarım geleceğiniz gün, bugün olmaz çünkü bu lanetli yerden sizin deneyimsizliğiniz yüzünden hiçbirimiz sağ çıkamayabiliriz.” “Sağ çıkmak” kelimesini kullanırken tonu alaycı bir kisveye bürünmüştü. Normaldi bu, bir undead ne kadar “sağ çıkabilirdi” ki bir yerden?

Deathmane sessizliğini bozdu. “Çok fazla ve lüzumsuz konuşuyorsun Banshee Kraliçesi. Arthas’ın zararı dokunduğu tek kişinin kendin olduğunu zannetme. İster beğen, ister beğenme, burada şu anda biz varız ve eğer bizi yetersiz buluyorsan canın cehenneme. Benim Arthas ile görülecek bir hesabım var ve burada kalkıp bir kız çocuğuyla ağız dalaşı yaparak zaman harcayamam.”

Bu Sylvanas’a çok büyük bir hakaretti. Lich King’in komutasından kendisini kurtarmış olan bütün undeadlerin kraliçesiydi o ve yüksek elf olarak yaşadığı hayatında da Ranger komutanı olduğu hesaba katılırsa, her iki yaşamında da böyle bir hakarete maruz kalmadığı açıktı. Deathmane ise Forsaken’a mensup değildi ve dolayısıyla Sylvanas’a karşı hiçbir sempati beslemiyordu.

Sylvanas şimşek gibi bir hızla yayına bir ok gerdi ve Deathmane’e doğrulttu. Deathmane ise aynı anda kılıcını çekmiş ve savaş pozisyonu almıştı bile, kılıcındaki rünler alev alev yanıyordu.

“Kimse benimle bu şekilde konuşamaz,” dedi Sylvanas tıslayarak.

“Çürümüş cesetlerin veya takırdayan kemiklerin sana itaat etmesine fazla mı alıştın Banshee Kraliçesi? Bu türden bir egoyu sadece Lich King’de görmüştüm, ama onun en azından böbürlenmeye hakkı vardı.” Deathmane tehditkarca ileriye doğru bir adım attı.

 

frostmourne_halls_of_reflection_by_blackwolfk72-d6h6tvf

Ancak tam o anda, Ulkath toynaklı ayaklarından birisini kaldırıp sertçe yere vurdu. Yarattığı anlık şok dalgası yüzünden Deathmane dengesini kaybederek sendeledi ve Sylvanas da hedefini şaşırdı. Grubun diğer elemanları duvara tutunarak düşmekten kurtuldular. Diyojen’in kedisi Mari de pençelerini zemine geçirmek zorunda kalmıştı.

“YETER!” diye kükredi Ulkath. “Buraya bir görev için geldik, sizin aptalca kavgalarınızı dinlemeye değil. Burada tam önünüzde, Lich King’in normalde yanından hiç ayırmadığı kılıcı duruyor ve bununla ilgilenmek yerine birbirinizi öldürmeye çalışıyorsunuz.”

Toparlanan Diyojen ekledi. “Normalde ikinizin de hayatı aslında umurumda olmazdı ancak şu anda bunun sırası değil. Göreve yoğunlaşmamız gerek. Her ne halledecekseniz, daha sonraya saklayın.”

Deathmane, Sylvanas’a küçümseyici bir bakış atarak kılıcını kınına geri koydu. “Bunu sonra sürdürürüz, ‘Leydim’.”

Sylvanas cevap vermeden ona arkasını döndü ve Vorph’a dönerek konuştu. “Arthas burada olmayabilir ancak Frostmourne’u savunmasız bir şekilde burada bıraktığını düşünmek de saflıktan öteye geçmez. Dikkatli olmalıyız.”

Vorph başıyla onayladı. “Elbette.”

Grup ilerlemeye başlamıştı. En önden Vorph, Sylvanas Windrunner ve Ulkath yürüyordu. Dendybar biraz arkalarından Deathmane ile beraber gelirken, en arkadan Diyojen ile kedisi Mari geliyorlardı. Gölgelerin arasında da Sylvanas’ın öteki dark ranger’ı süzülüyordu.

Kılıca yaklaştıkça hissettikleri korku hissi artıyordu. Vorph, vücudundaki bütün sıcaklığın sanki önünde duran kılıç tarafından emildiği hissine kapıldı birden. Ateş elementini çağırmayı geçirdi bir an aklından, ama bunun mantıksız bir şey olduğunu fark edip vazgeçti. Ateş elementi tahminen ortalığı kavurmaya gelirdi ve şu anda bu kadar patırtıya gerek yoktu.

Sylvanas Windrunner birdenbire tökezledi ve olduğu yerde kaldı. Vorph eğildi ve yardım etmeye çalıştı. “İyi misin?”

Sylvanas’ın yüzü acıyla buruşmuştu. “Hayatıma son veren kılıca bir kez daha bu kadar yakın olmak… Aynı acıyı tekrardan yaşıyor gibiyim.”

Sonra doğruldu. “Ona dokunmaya cesaret edemem. Geride durun. Geride durun ve ben de bu sırada kılıç ile iletişime geçmeye çalışayım. Belki de kurtuluşumuz bu kılıçtadır.”

Vorph itiraz etmek için ağzını açtı ama Ulkath ile göz göze gelince sustu. Ne olacağını herkes merak etmişti.

Sylvanas’ın telepatik çabasından dolayı mağara titremeye başlamıştı. Frostmourne’un rünleri dalgalandı ve kılıç hızla havada dönmeye başladı. Dönmesi bir süre sonra o kadar hızlanmıştı ki, kılıca kazılı olan rünler seçilemez hale gelmiş ve bir buzdan bir ateş halesine dönüşmüşlerdi. Bu hale gittikçe güçlendi, güçlendi, güçlendi ve sonra gözleri kör eden bir ışık patlaması oldu.

Herkes geçici körlük sebebiyle bir şey göremezken, kulaklarında bir ses, bir insan sesi yankılandı.

“Dikkatli ol, kız çocuğu. O lanetli kılıcın bizi kurtardığı hikâyesini daha evvelden de duydum ben. Frostmourne’un neye sebep olduğunu görmen için etrafına bir bakman yeterli olacaktır.”

Grupta, kim olduğunu görmeden sesi tanıyan iki kişi vardı. Bir tanesi Sylvanas, öbürü de Dendybar’dı. İkisi de bir zamanlar yüksek elfken bir iki defa görmüşlerdi sesin sahibini ancak hiç beraber dövüşme şansları olmamıştı. Lich King’in Arthas Menethil adı ile anıldığı, Lordaeron’un prensi ve geleceğin en kudretli paladinlerinden bir olarak görüldüğü zamanlardaki en büyük hocası ve dostunun sesiydi bu.

Gümüş El Tarikatı’nın lideri Uther the Lightbringer…

Devam edecek…