Kapat

Akis Salonları (Bir World of Warcraft Hikayesi)

Anasayfa Oyun Akis Salonları (Bir World of Warcraft Hikayesi)

Aşağıda ilk bölümünü okuyacağınız hikaye, 2010 senesinde yazdığım ve World of Warcraft evreninde geçmekte olan bir macerayı anlatmakta. Hikaye Wrath of the Lich King genişleme paketi zamanını ele almış olup, oyundaki Halls of Reflection zindanı baz alınarak yazılmıştır. Beğenerek okumanızı umarım.

AKİS SALONLARI

Icecrown Hisarı. Scourge’ün tam kalbi, komuta merkezi. Hiçbir aklı başında ölümlünün girmek bir tarafa, yaklaşmaya dahî cesaret etmeyeceği, içeride ölümün soğuğunun dalga dalga yayıldığı koca hisar. Icecrown’ın tam kalbinde, dünyanın tavanı Northrend’den aşağıya meydan okurcasına bakan ve başıboş maceracılara yaklaşmaları için meydan okuyan tehditkâr kale.

Lich King’in kalesi.

Scourge’ün yoğunluğunun en kalabalık olduğu kıta olmasına karşın nispeten cana yakın denebilecek mekânların bulunduğu Northrend, burada hiç de diğer taraflarda olduğu gibi değildi. Havanın kendisi, kutuplara bile yakışmayacak bir soğuk ile kesilmişti. Ölümün soğuğuydu bu, zira hiçbir canlının doğal iklimi olamayacak kadar soğuktu. Her yerde iskeletler, ghoullar, undead ejderhalar cirit atıyor, onları bir zamanlar istirahat ettikleri yerlerden kaldırmış olan necromancerlar ise saflarına daha da fazlasını katmak için durmaksızın çalışıyorlardı. Hepsi de efendilerinin fısıltısını kulaklarında hissediyor, sadakatin mükafat demek olduğunu, ihanetin ise ölümden daha kötü bir şekilde cezalandırılacağını biliyorlardı. Tabii bu sadece halen “canlı” olanlar için geçerliydi. Normalde mezarlarında olması gerekenlerin pek bir şey “düşünebilme” kabiliyeti yoktu bile. Hisarının en tepesindeki tahtında oturan Ölülerin Efendisi, iplere bağlanmış kuklalar gibi hepsini telepatik bir yolla kontrol edebiliyor, mezbahaya giden koyunlar gibi yönlendirebiliyordu tamamını. Bu dünyaya açtığı savaşın doruğa yaklaştığını biliyordu ve ordularını bu iş için yönlendiriyordu. Köle sıkıntısı yoktu, ordularının karşısında düşen herkes, ona katılmak için tekrar ayaklanıyordu zaten. Zafer yakında onun olacaktı, isterse bu dünyanın ölümlü ırkları aptalca kavgalarını bir kenara koyup ona karşı birleşseler bile.

Haklı da sayılırdı, zira gerçekten de Yüceefendi Tirion Fordring, Horde ile Alliance’ın birbirlerine olan nefretlerini biraz da olsa dizginlemeye gayret etmiş ve ikisini de Gümüş Turnuva bayrağı altında toplamayı başarmıştı. Azeroth’un ölümlü ırkları, çok isteksiz olsalar dahi, gelecekleri için birleşmeyi kabul etmişlerdi.

Hisara yapılacak büyük saldırıdan önce, Horde ile Alliance liderleri, öncelikle arka kapıdan sızmaya çalışarak istihbarat almayı uygun görmüşlerdi. Bundan dolayı cesur maceracılar her gün Donmuş Salonlar’a yola çıkıyorlardı. Çoğu bilgi getirmek bir tarafa, geri dönmüyorlardı bile.

halls-of-reflection

O anda da, Akis Salonları’nın kafatasları ile döşeli kapısında beş maceracı duruyordu. Yapılı vücutlarından ve sert hareketlerinden grubun Horde mensupları olduğu seçilebiliyordu. Biri tanesi tauren idi, boyu 2 metreden fazlaydı, bilenmiş ve ustaca parlatılmış kara boynuzlarını da hesaba katınca oldukça haşmetli gözüküyordu. Taşıdığı oldukça büyük iki gürz kemerine asılıydı, bu sadece bir savaşçının kas gücünün getirebileceği bir avantajdı. Onun yanında iki tane ork duruyordu, kaslı ve yeşil derili vücutlarına giydikleri değişik türden elbiseler, onların farklı alanlarda uzmanlaştıklarını gösteriyorlardı. Ayrıca orklardan birinin yanında lacivert renkli ve kızıl gözlü vahşi bir kedi de zar zor seçilmekteydi. Bu orkun bir avcı olduğu anlaşılıyordu ve yayını taşıdığı şekle bakılırsa oldukça ustaydı da. Öbür orkun ise omuzluklarından alevler yükseliyordu. Aralarında en sade görünen oydu ama gözlerinde bazen çakan şimşekler, onun bir şaman olduğunu ele veriyordu. Yüz çizgilerinde diğerlerinde olmayan bir bilgelik vardı ama gerektiğinde savaşta da boş durmayacağı her halinden belliydi.

Hemen yanlarında ise bir kan elfi duruyordu. Oldukça ince yapılı ve uzun boyluydu. Uzun sarı saçları, parlayan yeşil gözleriyle bir tezat oluşturuyordu. Sırtındaki asadan, büyü ile alâkası olmayanların bile farkedebileceği bir güç yayılıyordu ve mavi cübbesi de buz kesen rüzgârın etkisiyle dalgalanmaktaydı. Su götürmez şekilde bu bir büyücüydü, hem de kudretli bir tanesi.

Onun yanında ise tepeden tırnağa siyah zırha bürünmüş bir siluet vardı. Irkı belli değildi ancak zırhının çeşitli yerlerinde görülen ölüm desenleri, silahına kazınmış olan rünler ve belki de en önemlisi, önünde uzanan kapıya bakarken mavi alevli gözlerinde yanan nefret, onun bir ölüm şövalyesi olduğunu gösteriyordu. İronikti bu, bir zamanlar Lich King’in seçkin lejyonlarından birine mensup birisinin, bu kapının önünde bambaşka amaçlar dahilinde durması. İşte Lich King’in yolu buydu. Tam ve eksiksiz itaat eden kölelere alışıktı o, ama saha kumandanı olarak hiçbirine güvenilmeyeceğini bildiği için ölüm şövalyelerini de ordusuna almıştı. Hepsini yalan vaatlerle kandırmış, sınırsız güç zannettikleri ufak bir kırıntıyı önlerine atmış, sonra da Işığın Light’s Hope Chapel Savaşı’nda herkesin gördüğü üzere, hepsini kolayca gözden çıkarabileceğini belli etmişti. Ancak orada plânı istediği gibi gitmeyip de, ihanetiyle birlikte kaçmak zorunda kalınca, bütün ölüm şövalyeleri ona karşı dönmüş ve yapılamaz denileni yaparak paladinler ile aynı tarafa geçmişlerdi. Ne kadar iki taraf da birbiriyle pek hoşlaşmasa da, hedefleri aynı olduğu için katlanıyorlardı. Lich King’in dizlerinin üzerine çökmesini belki de en çok isteyenlerdi onlar.

Ve işte orada, Icecrown Hisarı’nın gizli dehlizlerine açılan lanetli kapının tam önünde duruyordu beş kahraman. Daha önce yapılamayanı yapmak, gidilemeyene gitmek, ulaşılamayana ulaşmak adına. Etraflarındaki meşalelerden yükselen mavi alevler, ölüm karanlığında titreşiyor ve belki de bir büyünün etkisiyle garip görüntüler oluşturuyorlardı.

Savaşçı olan tauren yoldaşlarına dönüp baktı ve konuştu. “Sylvanas Windrunner bizi içeride bekliyor olacak dendi. Öyle değil mi Vorph?”

Ork şaman başıyla onayladı. “Eğer içerideyse onları zaten görürüz. Ben zaten bu göreve Sylvanas Windrunner ile birlikte gitmekten rahatsızım. Çok öfke ve nefret dolu. İmkânı olsa ikinci bir Lich King olurdu.”

“O konuda karar verildi bir kere, değiştirebileceğimiz bir şey yok.” Kan elfi büyücüydü konuşan. “Zaten bu görev yeterince tehlikeliyken, bir de bunları düşünmeyelim şimdi.”
“Haklısın, Dendybar. Bu kolay bir iş olmayacak. Sırtımızı birbirimize dayamamız daha akıllıca olur.”
Arka taraftan bir homurdanma geldi. “Şimdi bize aşk destanı falan mı okuyacaksın yoksa Vorph? Etrafı ısıtmaya yeterli olur herhalde.”

Vorph, sesin geldiği yöne dönerek ölüm şövalyesine konuştu. “Etrafı ısıtmak isteseydim bir şaman olarak aşk destanı okumaya ihtiyacım olmazdı Deathmane. Ancak bunu senin değil, içeride karşılaşacaklarımızın üzerinde göstermeyi yeğlerim. Mari ne durumda Diyojen?”

İsminin söylenmesi ile kırmızı gözlü kedi kafasını kaldırıp şamana baktı. Şamanizmin bir getirisi olarak, bir druid kadar olmasa bile hayvanlar ile belirli bir anlaşabilme kabiliyeti vardı Vorph’un, ama kedinin halinden memnun olduğunu görmek için zaten bir druid veya şaman olmaya gerek yoktu. “Gayet iyi,” diye homurdandı Diyojen. “Gelmeden evvel yarım mamut yedi, sanırsam daha fazla şikayete hakkı olmayacaktır.”

Savaşçı tauren arkasını dönerek kapıya doğru ilerlemeye başladı. “O zaman herkes hazır demektir, ilerleyebiliriz.”

Fakat arkasından gelen bir ses ile duraksadı.
“Ulkath.”
Savaşçı tekrar arkasını dönerek konuşana baktı.
“Aramıza tekrar hoş geldin kardeşim.”
Ulkath gülümsedi ve tekrar arkasını dönüp yürümeye başladı. Diğer dörtlü onu takip etmeye başlamıştı bile. Hisarın zifir karanlığında ilerleyen ve salonlara giren grubun arkasından kafatası motifli kapı büyük bir gürültü ile kapandı.

Akis Salonları’na girmişlerdi.

(Devam edecek)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir